Ulaş İnaç, senaryosunu Cervantes'in "Don Kişot"unda
yer alan "Münasebetsiz Meraklı" hikâyesinden esinlenerek
oluşturduğu ilk filmi "Türev"le geçtiğimiz Antalya
Altın Portakal Film Festivali’nde "En İyi Film" ödülünün
sahibi olmuştu. Dijital kamerayla ve küçük bir bütçeyle çekilen
"Türev"in diğer filmlerin arasından sıyrılıp ödülü
alması bazı tartışmalara yol açmıştı.
| İnaç, 1972 Ankara doğumlu.
Fransa'da, Paris Konservatuarı’nda opera eğitimi alıp operada,
sinema yönetmenleriyle çeşitli projelerde yolları kesişince,
yönetmenlik üzerine düşünmeye başladığını belirten İnaç’ın
çalışmaları sonucu ortaya "Türev" filmi çıkmış.
Altın Portakal’ın kendisine verilmesini, sinemaya yönelik
ticarî yaklaşımın kırılmasının bir göstergesi olarak gören
Ulaş İnaç’la filminden, sinemada gerçeğin konumundan, Türk
ve Dünya Sineması’ndan ve daha pek çok konudan bahsettiğimiz,
uzun ve ilginç bir sohbet gerçekleştirdik. Sorularımıza
samimiyetle cevap veren İnaç, hâlen yeni uzun metrajlı filmi
üzerinde çalışıyor. |
|
 |
Filminiz bazı açılardan çok tartışıldı. Eleştirilen noktalardan
biri filmin estetik anlamdaki yaklaşımıydı. Siz bu konuda ne
düşünüyorsunuz? Filmimin estetiği, taşıdığı savla paralellik
taşıyor. Bir daha çekecek olsam üç aşağı beş yukarı aynı şekilde
çekerim. Ama bundan sonra çekeceğim filmde öyle yapmayacağım.
Sinemada elzem olan nedir sizce?
Türk kültürü, kültürel birikim anlamında değil ama folklorik
anlamda çok zengin. Kökleri çok eskiye, çok farklı kültürel
kaynaklara dayanan, içinde bir dolu dinamiği barındıran çok
zengin bir yapısı var. Bunun sinemaya çok kuvvetli bir biçimde
yansıması gerektiğini düşünüyorum. Fransız ve İtalyan Sineması
veya İran Sineması gibi olabilir. Ben İran Sineması’nın çok
önemli olduğunu başından beri düşünüyorum. Şu anda dünyada dördüncü,
beşinci güçlü sinema zaten. Sanatsal olarak çok kıymetli ve
Türk Sineması’nın kat kat önünde.
Türk Sineması’nda eksik olan şeye değinecek olursak?
Meselâ, anlatıldıktan sonra o küme içerisindeki insanlar tarafından
anında tüketilmeye yönelik şeyler vardır. Bir de insanlık ailesine
mal olabilecek hikâyeler vardır, maalesef bunlar ekranımıza
yansımıyor. Türk Sineması’nın böyle bir eksikliği olduğunu düşünüyorum.
Geriye baktığımızda çok fazla film yapılmış ama yurtdışındaki
festivallerde nadiren kendini gösterebilmiş bu filmler. Son
dönemde iki-üç tane isim var sadece.
“aydınlanma ya topyekûn gerçekleşir ya da gerçekleşmez."
Bir röportajınızda, henüz Rönesans’ı yaşamamış olduğumuzu söylüyorsunuz.
Peki, bahsettiğiniz "kültürel birikimin eksikliği"ni
bununla bağlantılandırıyor musunuz? Ne çeşit bir aydınlanma
yaşayabilirdik meselâ, ideal anlamda?
Rönesans’ı illâ Batı toplumlarında olduğu gibi görmemek lâzım.
Öykünmeyi, taklit etmeyi de kast etmiyorum ben. Temelden, içeriden
gelmesi gereken bir şey diye düşünüyorum bunu. Bir dönem Emeviler’de
olmuş bu olay. Baktığımızda evrensel bilgi ailesinin bir parçası
hâline gelmişler. Bu durum, dinî görüşleriyle de hiçbir şekilde
çelişmemiş. Adam Müslüman, bir taraftan namazında niyazında
öbür taraftan Aristo’yu da biliyor yani. Bu açıdan bakıldığında
benim şahsî görüşüm şu: Türkiye bir Ortadoğu ülkesidir, Müslüman
ülkedir, bunda gocunulacak bir şey de yok. Bu bir durum. Bence
biz uzun süreden beri Ortadoğu’ya tepkisel olarak sırtımızı
döndük. Ama kendimizi ne kadar soyutlamaya çalışırsak çalışalım
Türkiye birçok bakımdan Bulgaristan veya Yugoslavya’dan çok
örneğin Fas’a daha yakındır. Ortada bir problem var, kökleri
derine inen bir aşağılık kompleksi var Batı’ya yönelik. Bunu
çözmenin yolu da orayı yok saymak değil. Bir aydınlanma, bir
Rönesans, ya ait olduğumuz din kümesiyle topyekûn gerçekleşir
ya da gerçekleşmez. Kendini, ait olduğu toprak parçasından soyutlamaya
çalışan bir siyasî coğrafya amacına ulaşamaz. Bir kere birbirinden
çok farklı olduğunu zanneden insanların birbirini anlaması ve
tanıması lâzım. Öbür türlüsü artık şizofreni noktasına gelmiş
bir kakofoniye dönüşüyor. Aslında hepsi aynı şeyi söylüyor.
Sinemanın bu noktadaki işlevi ne olabilir?
Sinemanın yapımcıya para kazandırmak, seyirciyi o esnada güldürmekse
güldürmek, korkutmaksa korkutmak gibi işlevlerini yadsımıyorum.
Ama çok daha mühim bir işlevi var, çok önemli bir kültür aracı
aslında. Meselâ, nasıl ki 19. yüzyılda Rus Edebiyatı’nın Rusya
için bir işlevi vardı, Rusların yüzyıllardan beri içinde bulunduğu
açmazdan nasıl kurtulabileceğine dair akıllı sorular sorulup
akıllı önerilerde bulunuluyordu, sinemanın da böyle bir işlevi
olabilir. Öneride bulunmasa bile doğrudan, olduğu gibi bir ayna
vazifesi görebilir.
“henüz yetişkin olabilmiş bir medeniyet değiliz."
Seneler önce Fransa’ya giderken kendini tümüyle Avrupalı hisseden
biri olduğunuzu ama sonrasında öyle olmadığını fark ettiğinizi
belirtiyorsunuz. Biraz bundan bahseder misiniz, Avrupa kültüründe
miadını dolduran şey nedir?
Medeniyetler bir şekilde, biraz da mucizevî şartların bir araya
gelmesiyle çok büyüyorlar, bir aydınlanma sürecinden geçiyorlar
ve insanlığı bir yerden alıp bir yere taşıyorlar. Avrupa medeniyeti
bu işi yaklaşık beş yüz seneden beri yapıyor. Ama medeniyetlerin
de insanlar gibi bir ömürleri olduğunu hissediyor insan. Biz
henüz yetişkin olabilmiş bir medeniyet değiliz meselâ. Bizim
sanatımızla karşılaştırıldığında, onların daha derin ve evrensel
şeyler yaptıkları aşikâr. Ama artık Avrupa kültürü, yetmişlerinde
bir adam gibi. Tecrübe, birikim var ama o ateş yavaş yavaş sönmeye
başlamış.
Peki, bizim geleneksel sanatımızı nasıl konumlandırıyorsunuz?
Sonuçta çok önemli bir birikim var ortada ve hâlâ önemini koruyor.
Geleneksel sanatımız, bir anlamda Rönesans öncesi, endividüalizm
gelmeden önceki sanat gibi. Ama işte orada çok önemli bir zanaat
ve ustalık var. Musikide meselâ, Hacı Arif Bey’i de, Dede Efendi’yi
de ben keyifle dinlerim.
Çünkü geleneksel sanat çok ciddi bir anlamdan, birlik duygusundan,
benliği yok eden, insanı anlamlı kılan bir birlikten besleniyor.
Bir aydınlanmadan bahsedeceksek, o köklere dönmekle mümkün olabileceğini
söyleyebiliriz belki.
Evet, Doğu’nun dayandığı öyle bir şey var, bir de kökleri derin.
Oradan da koptuk biz bir şekilde, bir savrulma yaşıyoruz gibi
geliyor bana.
“objektif olmaya çalıştım, idealize etmedim.”
"Yönetmenin ülkesi yoktur" söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sinemada yerlilik kavramı nasıl işlenebilir?
Galiba o yönetmenden yönetmene değişiyor, yani baktığımızda
Bergman İsveçli bir yönetmendir, ona da illâ ki Amerika’dan
teklif gelmiştir, "Gel, şurada çek" diye gitmemiştir
herhâlde.
Şu anlaşılamıyor sanırım: Yerlilik mefhumu göz ardı edilebilecek
bir şey değil aslında. "Evrensel olacağım" derken
kendi kültürünü yok sayabiliyor yönetmenler ama bilâkis asıl
kendi değer ve medeniyetlerinden beslenmeleri gerekiyor evrenselliğe
ulaşmak için.
Olabilir. Ben meselâ Türev’de o açıdan da bir anlaşılamama durumu
olduğunu düşünüyorum. "Snop" diye niteleyenler var
filmi. Hiç katılmıyorum buna. Türev’de eleştirel bir yaklaşım
var, ben kesinlikle dürüst ve objektif durmaya çalıştım, önemli
olan alınan pozisyondur. Filmdeki portreleri uydurmadım, sonuçta
birebir rastladığım türden karakterler bunlar ve onların dinamiklerini
de tasvip etmiyorum. Dolayısıyla filmde snop hiçbir yaklaşım
yok. Ben bir tespitte bulundum. Ama yarın Elazığ’a da gidebilirim
çekime, oralara da girmek gerekiyor sonuçta.
“Türev”i ne kadar "Türk filmi" olarak görüyorsunuz?
Bilmiyorum ama "Türk filmi" iddiasıyla yapılan, mahalleli
tipler vs.nin yer aldığı birçok filmden çok daha Türk filmi
olarak görüyorum. Orada anlattığım karakterler nüfusun yüzde
biri de olabilirler. Bu bir kıstas değil. Çünkü onlar gibilerin,
meselâ bir reklâmcı olan Nazım’ın etkisi, yüzde doksanlık kesimin
etkisinden daha fazla. Yönetmenin anlatmaya çalıştığı kişilerin
Türkiye üzerinde etkisi varsa o film Türk filmidir. Asıl önemli
olan portreler ve tasvirlerdir. Ayrıca konu da bence son derece
evrensel. Bu ve benzeri hikâyelerin farklı şekillerde Anadolu’daki
bazı köylerde dahi yaşanabileceğine kesinlikle imzamı basarım.
Filmde gerçeğin yalanlardan türediği, salt sahtelikten oluştuğu
bir dünya yansıtılıyor; gerçeklik sadece ondan ibaretmiş gibi
bir iddia var.
Aslında evet, o kadar sert bir iddiada bulunmak, tüm insanlığın
yaşadığı deneyimi koca bir yalandan ibaret olarak özetlemek
mümkün değil.
Ama film, böyle bir savla ortaya çıkıp kendi içinde o savı bir
şekilde kanıtlıyor sonuçta.
"Gerçek yalanların türevidir"den kastım şuydu: İnsan
kendisine de yalan söyler, etrafına da. Bu yalanların vahimlik
derecesi değişebilir. Yani hangi sosyo-ekonomik çevreden gelirse
gelsin bir insanın bir gününü kaydetsek gizlice, o hayatta yalandan
ibaret bir şey bulabiliriz. Bunların sonuçları da Türev’deki
kadar kritik olmak zorunda değil.
“sağlam bir karakter bile zor şartlarda zafiyet gösterebilir."
Gerçeğin bu kadar oynak bir zeminde olmadığı, insanların kendi
bilinçlerinin ürünlerini mutlak görmediği, kamerayı karşılarına
koyduğumuzda şahit olduğumuz dalaverelerle dolu bir dünyadansa
hakikate dönük bir başka bakış sunulamaz mı sinemada?
Aslında sabah da onu düşünüyordum. Şimdi bir sonraki filmimde
manevî olarak Türev’dekine nazaran daha kuvvetli birkaç karakter
var. Daha sağlam ilkelere sahipler yani. Ama orada bir şeyin
ayrımını yapmak gerekiyor. İnsanlar büyük zorluklar yaşıyorlar.
Yeni filmimde yer alacak "manevî olarak daha sağlam, ahlâkî
değerlere sahip ve kolay sarsılmayacak" karakteri alıp
başka bir hayatın içine koyduğumuzda o insan afallayabilir,
zafiyet göstermeye başlayabilir. Oysa hakikat diye bahsettiğiniz
şey bence çok boyutlu ve birçok bakımdan da göreceli bir şey.
Oraya daldığımızda çıkmamız zor. Ama birisinin çok büyük bir
dinî inancı varsa o zaman hakikat tabiî ki göreceli bir şey
değil.
İlle inanç olarak almayalım. Asıl önemli olan şu: Gerçek
hayatta, sizin filminizde yer alanlardan çok daha karanlık
ve bedbin şeyler de yaşanıyor. Ama bir yönetmenin/sanatçının
duruşu açısından daha farklı konumlara, hikâyelere, ahvallere
yer vermesi gerekebilir mi?
Evet, ama sonuçta doksan dakikalık bir hikâye anlatıyorsunuz
ve hikâyeyi ne kadar sıkıştırırsanız sıkıştırın, adapte
edeceğiniz şey, oradaki yüz hikâyeden biri oluyor. Geri
kalan doksan dokuz hikâyeyi daha sonraki filmlere bırakmak
gerekebilir. Meselâ bir sonrakinde daha farklı altı kişi
olacak ve bunların daha sağlam bir inancı olacak. Bu kadar
karamsar ya da bu kadar kinci olmayacaklar. |
|
 |
Bir sonraki filmdeki karakterleriniz karamsar olmayabilir
ama şu an bu filminizle muhatabız ve bu karakterler öyleler.
Öyle, çünkü burada onları seçtim, onları anlatmalıyım bu yüzden.
İllâ her filminde aynı savı anlatmak zorunda değil yönetmen.
Elbette değil, ama ben seyirci olarak baktığım zaman bir filme
şunu düşünüyorum: Yönetmen niye bana bu konuyu anlatmayı tercih
etti, bana sunduğu seyirlikte acaba görmemi istediği bir yeti
mi var, yani görülesi ne var orada?
Peki, o zaman şöyle söyleyebiliriz: Benim çevremde bir takım
insanlar var, bunları kesinlikle yargılamıyorum. Bazen pusulası
şaşmış bir insana merhamet eder insan, "keşke şöyle olmasa"
der. Bu insanların ahlâkî ilkeleri şaşmış, manevî kaynakları
zayıflamış ve bunun kabahatlisi kendileri de değil. Bunları
gördüğümde bu şekilde bir tespit yapma ihtiyacı duyuyorum. O
açıdan aslında iyimser olduğumu da söyleyebilirim. Tanık olduğumuz
sağlıksız bir durum varsa ve büyük bir toplumu etki altına alıyorsa
bence bu durumla ilgili bir teşhis yapalım, ondan sonra bir
çözüm arayışına gireriz. Söylemek istediğim şey bu. Meselâ Uzak
filmini seyreden çevremdeki birçok kültürlü kimse filmi sevmelerine
rağmen insanı karamsarlığa ittiğini söyledi. Bence bilâkis çok
iyimser bir film. Bir kere böyle bir film var olduğu için "Türk
sanatı doğru yolda gidiyor" gibi bir his bıraktı içimde.
Onun dışında film içerisinde iki insanın portesi gerçekçi bir
şekilde anlatılıyor ve sonuçta ikisi de bir şekilde yollarına
devam ediyorlar. Hakikatin bir parçası bu. Sonuçta bu iyimser
bir şeydir.
"Gerçekçi anlatmak" diyorsunuz ama etrafta neler yaşandığındansa,
o şeyin nasıl yansıtıldığının önemi var belki de. Yani sanatçının
konumu çok önemli.
Ne olmalı sizce?
Biraz daha farklı bir bakış sunabilmeli.
Nasıl meselâ?
Meselâ, birebir aktarılan ve resmedilen bir gerçek, pencereden
dışarı baktığımızda bile karşılaşabileceğimiz veya üçüncü sayfa
haberlerinde bile görebileceğimiz bir şey değil mi zaten? Orada
daha anlamlı bir şey sunulamaz mı? Sanatın kendisini bir çıkış
noktasından yoksun bırakmak neden? İyimser olalım, mutlu sonlarla
bitsin filmler demiyorum ama biraz daha farklı bir tutum mümkün
belki de. “Çözümü bir sonraki filme yahut aşamaya bırakıyorum”
diyorsunuz ama “Türev” başlangıcı, sonu ve etkileriyle tek başına
bir film, onu tek başına da değerlendirebilmeliyiz.
Doğru aslında, bir tarafta mutlu sonlar vardır, diğer tarafta
mutsuz sonlar... Bir hikâye ya tragedyadır, ya komedya. Tragedyadan
çıktığında seyirci, ta ilkçağlardan beri kasvetle çıkar. Türev
de tragedya. Belki toplumsal olarak şöyle bir şeyin eksikliğini
duyuyor olabiliriz: Bir ideal. Birisi çıkıp diyecek ki, "Zaten
zorluklardan geçiyoruz, şöyle bir ideal, ütopya, tutunabileceğimiz
bir dal olsa…"
Bir ütopya sunulmasına hiç gerek yok bence ama sizin yönetmen
olarak "bu insanlar böyle zelil, böyle berbat bir hayat
yaşıyorlar" demeniz, bunu birebir aktarmanız bir nevi röprodüksiyon
değil mi? Yani ben ondan daha öte bir şey görmek isterim seyirci
olarak.
Anladım. Aslında bunu bana birkaç yakın arkadaşım da söyledi
ama ben buna kesinlikle katılmıyorum. Böyle bir isteğe boyun
eğemem. Daha sonra çeşitli ideal modelleri sunulabilir, insanların
zor hayatlarında buna ihtiyaçları var. Bunun üzerine kafa patlatıp
bir şeyler yapabilirim, yapacağım da muhtemelen kendimce, yani
tevazuu yitirmeksizin. Ama sürekli ideal sunmanın bence pek
bir faydası olmaz. Biz içimize kasvet duygusu çöktürecek şeyler
okumak ya da görmek istemiyoruz. Ama bence bu bir yüzleşmedir.
Diğerleri bir hipnoz aracıdır, uyuşturucudur. Biz uzunca bir
süredir başımızı toprağa gömen deve kuşlarına benziyoruz. Ben
aslında filmimdeki kadar karamsar biri de değilim, inançlı bir
insanım aslında. İnançlı derken belli bir kategori içerisine
koymak değil ama doğaya, kâinata bakıp sabahları sevinçle kalktığım
da oluyor, her sabah olmasa da…
“üçüncü dünya ülkeleri sinemasında karakter evrim geçirmek zorunda
değildir."
Ben de karamsar biri olduğunuzu iddia etmiyorum. Sadece belli
yetileri olduğu fark edilebilen bir yönetmen için bu kadar kısıtlı
bir alandansa -konunun ne olduğu, kaç kişinin oynadığı, dijital
teknoloji kullanılıp kullanılmadığı hiç önemli değil- daha anlama
yönelik, hayatın tabiî akışını bozmayan bir duruş, "kötü"yü
cımbızla çekmeden anlatılan bir hikâyeye yer vermek mümkün gibi
görünüyor bana. Gerçi siz “Böyle bir durumla karşı karşıyaydım,
etrafımda böyle insanlar vardı” diyorsunuz, anlıyorum bunu.
Ama daha üst bir bakış açısı olmalı diyorum. İdealler, ütopyalar
sunmak değil bu, sadece hayatın ahengine müdahâle etmemek. Çünkü
o hayatta ümit de var ve "anlamı görmeyi bilen kimseler"e
hayatta rastlamasak da sanatta rastlamamız yönetmenin elinde.
İran Sineması başarılı diyorsunuz, bakalım o coğrafyaya; orada
yaşanan çok ciddi acılar, problemler var, bizim acılarımızla
belki kıyaslanamayacak fizikî şartlar söz konusu. Ama ümit var
yine de.
Meselâ Kirazın Tadı’na baktığımızda, seyrettiniz mi, nasıl buluyorsunuz?
Baş karakter açısından bir sıkışma, sorular sorma ama cevaplarla
çok da alâkadar olmama durumu var, umutsuz bir duruş sergileniyor
genel olarak.
Benim Türev’deki gibi, değil mi? Ama o çok başka bir yönetmen,
sonuçta bir Abbas Kiyarüstemi yani.
O hiç önemli değil bence, kim olursa olsun sonuçta ortaya koyduğu
eserle değerlendirmek lâzım. Zaten onun için sizin ne kadar
karamsar olduğunuz ya da olmadığınız önemli değil. Seyirci,
sinema salonundayken sadece izlediği şeyle muhatap ve belki
sadece izlemek de değil bu, ona maruz kalıyor. Bu yüzden sunduğunuz
şey önemli. “Kirazın Tadı”ndaki adam sorular soruyor: "Neden
böyle, anlam nerede, hayatın manası ne?" Bir şekilde cevaplarla
da kesişiyor yolu ama hepsini göz ardı edip başladığı yere dönüyor.
Geniş anlamda alırsak bunun bazı şeylerin salt folklorik algılanmasıyla,
içselleştirilmemiş olmasıyla da ilgisi var bence. İşte ondan
sonra da sadece resmetmekle sınırlanıyor yönetmen, sonuna kadar
yürüyemiyor o yolda.
Evet, anlamaya çalışıyorum bir taraftan. İlk defa böyle bir
röportajla karşı karşıyayım. Yani şimdi çok farklı şeyler söylendi,
sizin görüşünüzün altında yatan şeyi de kavramaya çalışıyorum,
çünkü benim adıma daha sonra yapacağım şeylerle ilgili faydası
da olabilir. Ama yine görüşüne çok güvendiğim insanlar "Evet
böyle olması gerekir" de dediler filmimle ilgili. Anlamaya
çalışıyorum sizin düşüncenizi de önemli şeyler söylüyorsunuz
çünkü. Ne beklerdiniz meselâ, daha açık, daha somut. "Keşke
böyle olmasaydı da şöyle olsaydı" dediğiniz nedir meselâ?
"Keşke şöyle olsaydı" diyebileceğim bir şey yok, çünkü
ben hikâye örgüsünün genelini sorunlu buluyorum. Ama şu var:
Filmde herkes belli hatalar yapıyor ve hata yapıyor olmaları
bence hiç önemli değil, ama bir ders alma durumu yok. Amaçsızca
bir araya gelip, bir şeyler yaşayıp, amaçsızca dağılıyorlar.
Yaptıkları şey, bir nevi “günah çıkarma” eylemi. Karakterler
kendinden iğreniyor, itiraf ediyor, içini döküyor, ondan sonra
da “Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim, artık arındım.” deyip
yollarına devam ediyorlar.
Şimdi daha net anladım, daha sağlam cevaplar verebilirim. Kardeşimin
yaptığı bir tespit var, o da felsefe mezunu. “Üçüncü dünya ülkeleri
filmlerinin yankı uyandırabilmesi için Amerikan Sineması’nın
sahip olduğu kıstaslardan çok daha farklı kıstaslar gerekiyor”
diyor. Ama bunu paranoyak anlamda almamak lâzım. “Bizden sadece
bu tür mallar istiyorlar” değil. Kast ettiği şey şu: Üçüncü
dünya sinemasında karakter aslında bir evrim geçirmek zorunda
değildir.
“on filmden altısı cennetin çocukları gibi olacaksa, dört tanesi
de bubble gibi olmalı."
Kime göre "evrim geçirmek zorunda değildir"?
Şöyle, bence biz Amerikan Sineması’ndaki bazı şeylere şartlanmış
durumdayız. Genelde on beşinci dakikada karakter olayların cenderesine
düşer, hayatı allak bullak olur, bir deneyim yaşar, filmin sonuna
doğru artık başka bir insan olur. Bu şekilde yapılmış yaklaşık
seksen-doksan bin film vardır herhâlde. Ama hayatta insanlar
çok zor evrim geçiriyorlar. Meselâ Türev’deki gibi bir olay
yaşadıktan sonra ders mi alır insanlar? Filmde oyuncularla da
çok interaktif bir paylaşımım oldu. Süreyya için farklı bir
itiraf yazmıştım. O karakteri oynayan Gülçin, "Süreyya
hayatta bu lâfları etmez, burnundan kıl aldırmaz" dedi.
Baktım gerçekten haklı. Sonra değiştirdim metni.
Bence de haklı. O yüzden asıl sorunlu olan Süreyya karakteri
değil, hikâyenin iskeleti.
Nasıl bir sinema sorusuyla alâkalı sizin sözleriniz. Ve söylediğinizi
çok da önemsiyorum, nereye getirmek istediğinizi kavramaya başladım
ama meselâ Soddenberg’in Bubble filmini izlediniz mi?
Evet, o da çıkmaza doğru sürüklenen bir film.
Kimileri çok iyi diyor. İşte bu, bir noktadan sonra çok sübjektif
bir şeye dönüşüyor. Ekseriyetle üçüncü sayfa haberlerine baktığımızda
cinayetler bu filmdeki durumlarda işlenir. Durumu ve anlatımı
gerçekçi buldum o yüzden. Gerçekçi olması şart da değil. Ben
formalist, idealist bir anlatımı, çözüm önerilerini, gerçekçi
olmayan bir sürü modeli de çok önemseyebilirim. Meselâ Mecid
Mecidi’nin Cennetin Çocukları filmi. Acayip beğendim, çok iyiydi.
Çıksın birileri yapsın, giderim hakikaten ilk ben seyrederim.
Siz yönetmensiniz, siz yapın madem.
Yapmak da isterim bir gün öyle formalist bir film. Niye olmasın?
Yalnız şunu da talep ediyorum ben: Örneğin on tane yönetmenimiz
var ve bu yönetmenler senede birer film yapıyor diyelim. Bunlardan
altısı Cennetin Çocukları gibi olacaksa en azından dört tanesi
de Bubble gibi olmalı diyorum. Çünkü hayat bir düalizmdir, ikiliktir.
İdealizmin olduğu yerde bir gerçekçilik olmazsa bu bir süre
sonra insanı aşağı çeker. Anlatabiliyor muyum?
“sanatçılar, düşünceleriyle bir şekilde toplumu etkilerler."
Anladım, ama idealist/formalist dediğiniz Cennetin Çocukları
da bir gerçeklik sunmuyor mu? Filmdeki çocuk ciddi anlamda bir
yoksulluk içinde ve ayakkabısı yok. Orada camide ayakkabıları
çeviriyor olmasına rağmen bir çift ayakkabı alıp gitmeyi düşünmüyor
bile. De Sica’nın Bisiklet Hırsızları filmine bakalım, adam
bisikleti çalınınca gidiyor başka birinin bisikletini çalıyor
ve onu çalması çok kaçınılmaz bir şeymiş gibi gösteriliyor.
Yani Mecidi’nin de söylediği, insan sanki şartların esiriymiş
gibi yansıtılıyor. Ama şartların esiri olmayabileceğini göstermeli
sanat.
Bunlar gerçekten felsefenin alanına giren konuşmalar diye düşünüyorum.
Sinema içerisinde felsefe gerçekten yer teşkil etmeli, Mecidi
öyle meselâ. Voltaire gibi feylesof adamlar bunlar. Sinemacı
öncelikle bir feylesof olmalı, onlar düşünceleriyle bir şekilde
toplumu etkilerler, doğrudan ya da dolaylı olarak... Mecidi
genel olarak şu felsefeden yola çıkıyor: İnsan iyidir. Ben de
"insan kötüdür" demiyorum asla, insanın içinde iki
güç sürekli savaşır, kimilerinde iyicil güçler daha kuvvetlidir,
kimilerinde kötücül güçler. Ben diyorum ki, iyicil güçlere yönelmesi
herkes için daha hayırlı olur.
Peki, hangi yönetmenleri beğeniyorsunuz, önemli buluyorsunuz?
Bir sürü isim var. Bergman, Orson Welles, Tarkovski, Kiyarüstemi,
Mecid Mecidi, Ozu, Eric Rohmer. Türk Sineması’ndan Yılmaz Güney,
Nuri Bilge Ceylan.
Tarkovski ve Mecidi sinemada "görev/misyon" dedikleri
kavramın üstünde özellikle duruyorlar. Siz, yönetmen olarak
bu kavramları nasıl konumlandırıyorsunuz?
Benim açımdan sadece sinemayla kısıtlı kalmıyor bu, büyük edebiyatçıların
misyonlarıyla da paralellikler taşımalı diye düşünüyorum. Bir
insanlık ailesi olduğundan bahsettik. Filmlerin de tüm dünyada
üç bin kişi izleyecekse bile bütüne dair, evrensel bir duruşu
olmalı. Yönetmen, maddî anlamda hiçbir getirisi olmasa bile
insanlık ailesi içerisinde bir şey aramalı diye düşünüyorum.
|