<%@ Page Language="VB" codepage="28599" debug="true" %> <%@ import Namespace="system.data" %> <%@ import Namespace="system.data.oledb" %> Hepimiz Sonsuz Karelerden Oluşan Bir Filmin İçindeyiz
  Ana Sayfa Yazarlar Haberler Önceki Sayılar Yansımalar İletişim

 SonsuzKare'den Söyleşi  
Ulaş İNAÇ'la Söyleşi

"gerçek deforme edilmeden yansıtılmalı"


Söyleşi:
Elif ÖZDEMİR

Türkiye bir Ortadoğu ülkesidir, Müslüman ülkedir, bunda gocunulacak bir şey yok. Bu bir durum. Ama maalesef biz uzun süreden beri Ortadoğu’ya tepkisel olarak sırtımızı döndük. Ortada bir problem var, kökleri derine inen bir aşağılık kompleksi var Batı’ya yönelik. Bunu çözmenin yolu da Orta Doğu’yu yok saymak değil.


 

 

"İnsan kötüdür" demiyorum asla, insan nevi şahsına münhasır bir varlıktır, içinde iki güç sürekli savaşır, kimilerinde iyicil güçler daha kuvvetlidir, kimilerinde kötücül güçler. Hayat bir şekilde bir düalizmdir, ikiliktir. Ama idealizmin olduğu yerde bir gerçekçilik olmazsa bu bir süre sonra insanı aşağı çeker.

 

 

 

 

 

 

Ulaş İnaç, senaryosunu Cervantes'in "Don Kişot"unda yer alan "Münasebetsiz Meraklı" hikâyesinden esinlenerek oluşturduğu ilk filmi "Türev"le geçtiğimiz Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde "En İyi Film" ödülünün sahibi olmuştu. Dijital kamerayla ve küçük bir bütçeyle çekilen "Türev"in diğer filmlerin arasından sıyrılıp ödülü alması bazı tartışmalara yol açmıştı.

İnaç, 1972 Ankara doğumlu. Fransa'da, Paris Konservatuarı’nda opera eğitimi alıp operada, sinema yönetmenleriyle çeşitli projelerde yolları kesişince, yönetmenlik üzerine düşünmeye başladığını belirten İnaç’ın çalışmaları sonucu ortaya "Türev" filmi çıkmış. Altın Portakal’ın kendisine verilmesini, sinemaya yönelik ticarî yaklaşımın kırılmasının bir göstergesi olarak gören Ulaş İnaç’la filminden, sinemada gerçeğin konumundan, Türk ve Dünya Sineması’ndan ve daha pek çok konudan bahsettiğimiz, uzun ve ilginç bir sohbet gerçekleştirdik. Sorularımıza samimiyetle cevap veren İnaç, hâlen yeni uzun metrajlı filmi üzerinde çalışıyor.  

Filminiz bazı açılardan çok tartışıldı. Eleştirilen noktalardan biri filmin estetik anlamdaki yaklaşımıydı. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Filmimin estetiği, taşıdığı savla paralellik taşıyor. Bir daha çekecek olsam üç aşağı beş yukarı aynı şekilde çekerim. Ama bundan sonra çekeceğim filmde öyle yapmayacağım.
Sinemada elzem olan nedir sizce?
Türk kültürü, kültürel birikim anlamında değil ama folklorik anlamda çok zengin. Kökleri çok eskiye, çok farklı kültürel kaynaklara dayanan, içinde bir dolu dinamiği barındıran çok zengin bir yapısı var. Bunun sinemaya çok kuvvetli bir biçimde yansıması gerektiğini düşünüyorum. Fransız ve İtalyan Sineması veya İran Sineması gibi olabilir. Ben İran Sineması’nın çok önemli olduğunu başından beri düşünüyorum. Şu anda dünyada dördüncü, beşinci güçlü sinema zaten. Sanatsal olarak çok kıymetli ve Türk Sineması’nın kat kat önünde.
Türk Sineması’nda eksik olan şeye değinecek olursak?
Meselâ, anlatıldıktan sonra o küme içerisindeki insanlar tarafından anında tüketilmeye yönelik şeyler vardır. Bir de insanlık ailesine mal olabilecek hikâyeler vardır, maalesef bunlar ekranımıza yansımıyor. Türk Sineması’nın böyle bir eksikliği olduğunu düşünüyorum. Geriye baktığımızda çok fazla film yapılmış ama yurtdışındaki festivallerde nadiren kendini gösterebilmiş bu filmler. Son dönemde iki-üç tane isim var sadece.
“aydınlanma ya topyekûn gerçekleşir ya da gerçekleşmez."
Bir röportajınızda, henüz Rönesans’ı yaşamamış olduğumuzu söylüyorsunuz. Peki, bahsettiğiniz "kültürel birikimin eksikliği"ni bununla bağlantılandırıyor musunuz? Ne çeşit bir aydınlanma yaşayabilirdik meselâ, ideal anlamda?
Rönesans’ı illâ Batı toplumlarında olduğu gibi görmemek lâzım. Öykünmeyi, taklit etmeyi de kast etmiyorum ben. Temelden, içeriden gelmesi gereken bir şey diye düşünüyorum bunu. Bir dönem Emeviler’de olmuş bu olay. Baktığımızda evrensel bilgi ailesinin bir parçası hâline gelmişler. Bu durum, dinî görüşleriyle de hiçbir şekilde çelişmemiş. Adam Müslüman, bir taraftan namazında niyazında öbür taraftan Aristo’yu da biliyor yani. Bu açıdan bakıldığında benim şahsî görüşüm şu: Türkiye bir Ortadoğu ülkesidir, Müslüman ülkedir, bunda gocunulacak bir şey de yok. Bu bir durum. Bence biz uzun süreden beri Ortadoğu’ya tepkisel olarak sırtımızı döndük. Ama kendimizi ne kadar soyutlamaya çalışırsak çalışalım Türkiye birçok bakımdan Bulgaristan veya Yugoslavya’dan çok örneğin Fas’a daha yakındır. Ortada bir problem var, kökleri derine inen bir aşağılık kompleksi var Batı’ya yönelik. Bunu çözmenin yolu da orayı yok saymak değil. Bir aydınlanma, bir Rönesans, ya ait olduğumuz din kümesiyle topyekûn gerçekleşir ya da gerçekleşmez. Kendini, ait olduğu toprak parçasından soyutlamaya çalışan bir siyasî coğrafya amacına ulaşamaz. Bir kere birbirinden çok farklı olduğunu zanneden insanların birbirini anlaması ve tanıması lâzım. Öbür türlüsü artık şizofreni noktasına gelmiş bir kakofoniye dönüşüyor. Aslında hepsi aynı şeyi söylüyor.
Sinemanın bu noktadaki işlevi ne olabilir?
Sinemanın yapımcıya para kazandırmak, seyirciyi o esnada güldürmekse güldürmek, korkutmaksa korkutmak gibi işlevlerini yadsımıyorum. Ama çok daha mühim bir işlevi var, çok önemli bir kültür aracı aslında. Meselâ, nasıl ki 19. yüzyılda Rus Edebiyatı’nın Rusya için bir işlevi vardı, Rusların yüzyıllardan beri içinde bulunduğu açmazdan nasıl kurtulabileceğine dair akıllı sorular sorulup akıllı önerilerde bulunuluyordu, sinemanın da böyle bir işlevi olabilir. Öneride bulunmasa bile doğrudan, olduğu gibi bir ayna vazifesi görebilir.
“henüz yetişkin olabilmiş bir medeniyet değiliz."
Seneler önce Fransa’ya giderken kendini tümüyle Avrupalı hisseden biri olduğunuzu ama sonrasında öyle olmadığını fark ettiğinizi belirtiyorsunuz. Biraz bundan bahseder misiniz, Avrupa kültüründe miadını dolduran şey nedir?
Medeniyetler bir şekilde, biraz da mucizevî şartların bir araya gelmesiyle çok büyüyorlar, bir aydınlanma sürecinden geçiyorlar ve insanlığı bir yerden alıp bir yere taşıyorlar. Avrupa medeniyeti bu işi yaklaşık beş yüz seneden beri yapıyor. Ama medeniyetlerin de insanlar gibi bir ömürleri olduğunu hissediyor insan. Biz henüz yetişkin olabilmiş bir medeniyet değiliz meselâ. Bizim sanatımızla karşılaştırıldığında, onların daha derin ve evrensel şeyler yaptıkları aşikâr. Ama artık Avrupa kültürü, yetmişlerinde bir adam gibi. Tecrübe, birikim var ama o ateş yavaş yavaş sönmeye başlamış.
Peki, bizim geleneksel sanatımızı nasıl konumlandırıyorsunuz? Sonuçta çok önemli bir birikim var ortada ve hâlâ önemini koruyor.
Geleneksel sanatımız, bir anlamda Rönesans öncesi, endividüalizm gelmeden önceki sanat gibi. Ama işte orada çok önemli bir zanaat ve ustalık var. Musikide meselâ, Hacı Arif Bey’i de, Dede Efendi’yi de ben keyifle dinlerim.
Çünkü geleneksel sanat çok ciddi bir anlamdan, birlik duygusundan, benliği yok eden, insanı anlamlı kılan bir birlikten besleniyor. Bir aydınlanmadan bahsedeceksek, o köklere dönmekle mümkün olabileceğini söyleyebiliriz belki.
Evet, Doğu’nun dayandığı öyle bir şey var, bir de kökleri derin. Oradan da koptuk biz bir şekilde, bir savrulma yaşıyoruz gibi geliyor bana.
“objektif olmaya çalıştım, idealize etmedim.”
"Yönetmenin ülkesi yoktur" söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sinemada yerlilik kavramı nasıl işlenebilir?
Galiba o yönetmenden yönetmene değişiyor, yani baktığımızda Bergman İsveçli bir yönetmendir, ona da illâ ki Amerika’dan teklif gelmiştir, "Gel, şurada çek" diye gitmemiştir herhâlde.
Şu anlaşılamıyor sanırım: Yerlilik mefhumu göz ardı edilebilecek bir şey değil aslında. "Evrensel olacağım" derken kendi kültürünü yok sayabiliyor yönetmenler ama bilâkis asıl kendi değer ve medeniyetlerinden beslenmeleri gerekiyor evrenselliğe ulaşmak için.
Olabilir. Ben meselâ Türev’de o açıdan da bir anlaşılamama durumu olduğunu düşünüyorum. "Snop" diye niteleyenler var filmi. Hiç katılmıyorum buna. Türev’de eleştirel bir yaklaşım var, ben kesinlikle dürüst ve objektif durmaya çalıştım, önemli olan alınan pozisyondur. Filmdeki portreleri uydurmadım, sonuçta birebir rastladığım türden karakterler bunlar ve onların dinamiklerini de tasvip etmiyorum. Dolayısıyla filmde snop hiçbir yaklaşım yok. Ben bir tespitte bulundum. Ama yarın Elazığ’a da gidebilirim çekime, oralara da girmek gerekiyor sonuçta.
“Türev”i ne kadar "Türk filmi" olarak görüyorsunuz?
Bilmiyorum ama "Türk filmi" iddiasıyla yapılan, mahalleli tipler vs.nin yer aldığı birçok filmden çok daha Türk filmi olarak görüyorum. Orada anlattığım karakterler nüfusun yüzde biri de olabilirler. Bu bir kıstas değil. Çünkü onlar gibilerin, meselâ bir reklâmcı olan Nazım’ın etkisi, yüzde doksanlık kesimin etkisinden daha fazla. Yönetmenin anlatmaya çalıştığı kişilerin Türkiye üzerinde etkisi varsa o film Türk filmidir. Asıl önemli olan portreler ve tasvirlerdir. Ayrıca konu da bence son derece evrensel. Bu ve benzeri hikâyelerin farklı şekillerde Anadolu’daki bazı köylerde dahi yaşanabileceğine kesinlikle imzamı basarım.
Filmde gerçeğin yalanlardan türediği, salt sahtelikten oluştuğu bir dünya yansıtılıyor; gerçeklik sadece ondan ibaretmiş gibi bir iddia var.
Aslında evet, o kadar sert bir iddiada bulunmak, tüm insanlığın yaşadığı deneyimi koca bir yalandan ibaret olarak özetlemek mümkün değil.
Ama film, böyle bir savla ortaya çıkıp kendi içinde o savı bir şekilde kanıtlıyor sonuçta.
"Gerçek yalanların türevidir"den kastım şuydu: İnsan kendisine de yalan söyler, etrafına da. Bu yalanların vahimlik derecesi değişebilir. Yani hangi sosyo-ekonomik çevreden gelirse gelsin bir insanın bir gününü kaydetsek gizlice, o hayatta yalandan ibaret bir şey bulabiliriz. Bunların sonuçları da Türev’deki kadar kritik olmak zorunda değil.
“sağlam bir karakter bile zor şartlarda zafiyet gösterebilir."
Gerçeğin bu kadar oynak bir zeminde olmadığı, insanların kendi bilinçlerinin ürünlerini mutlak görmediği, kamerayı karşılarına koyduğumuzda şahit olduğumuz dalaverelerle dolu bir dünyadansa hakikate dönük bir başka bakış sunulamaz mı sinemada?
Aslında sabah da onu düşünüyordum. Şimdi bir sonraki filmimde manevî olarak Türev’dekine nazaran daha kuvvetli birkaç karakter var. Daha sağlam ilkelere sahipler yani. Ama orada bir şeyin ayrımını yapmak gerekiyor. İnsanlar büyük zorluklar yaşıyorlar. Yeni filmimde yer alacak "manevî olarak daha sağlam, ahlâkî değerlere sahip ve kolay sarsılmayacak" karakteri alıp başka bir hayatın içine koyduğumuzda o insan afallayabilir, zafiyet göstermeye başlayabilir. Oysa hakikat diye bahsettiğiniz şey bence çok boyutlu ve birçok bakımdan da göreceli bir şey. Oraya daldığımızda çıkmamız zor. Ama birisinin çok büyük bir dinî inancı varsa o zaman hakikat tabiî ki göreceli bir şey değil.


İlle inanç olarak almayalım. Asıl önemli olan şu: Gerçek hayatta, sizin filminizde yer alanlardan çok daha karanlık ve bedbin şeyler de yaşanıyor. Ama bir yönetmenin/sanatçının duruşu açısından daha farklı konumlara, hikâyelere, ahvallere yer vermesi gerekebilir mi?
Evet, ama sonuçta doksan dakikalık bir hikâye anlatıyorsunuz ve hikâyeyi ne kadar sıkıştırırsanız sıkıştırın, adapte edeceğiniz şey, oradaki yüz hikâyeden biri oluyor. Geri kalan doksan dokuz hikâyeyi daha sonraki filmlere bırakmak gerekebilir. Meselâ bir sonrakinde daha farklı altı kişi olacak ve bunların daha sağlam bir inancı olacak. Bu kadar karamsar ya da bu kadar kinci olmayacaklar.
 

Bir sonraki filmdeki karakterleriniz karamsar olmayabilir ama şu an bu filminizle muhatabız ve bu karakterler öyleler.
Öyle, çünkü burada onları seçtim, onları anlatmalıyım bu yüzden. İllâ her filminde aynı savı anlatmak zorunda değil yönetmen.
Elbette değil, ama ben seyirci olarak baktığım zaman bir filme şunu düşünüyorum: Yönetmen niye bana bu konuyu anlatmayı tercih etti, bana sunduğu seyirlikte acaba görmemi istediği bir yeti mi var, yani görülesi ne var orada?
Peki, o zaman şöyle söyleyebiliriz: Benim çevremde bir takım insanlar var, bunları kesinlikle yargılamıyorum. Bazen pusulası şaşmış bir insana merhamet eder insan, "keşke şöyle olmasa" der. Bu insanların ahlâkî ilkeleri şaşmış, manevî kaynakları zayıflamış ve bunun kabahatlisi kendileri de değil. Bunları gördüğümde bu şekilde bir tespit yapma ihtiyacı duyuyorum. O açıdan aslında iyimser olduğumu da söyleyebilirim. Tanık olduğumuz sağlıksız bir durum varsa ve büyük bir toplumu etki altına alıyorsa bence bu durumla ilgili bir teşhis yapalım, ondan sonra bir çözüm arayışına gireriz. Söylemek istediğim şey bu. Meselâ Uzak filmini seyreden çevremdeki birçok kültürlü kimse filmi sevmelerine rağmen insanı karamsarlığa ittiğini söyledi. Bence bilâkis çok iyimser bir film. Bir kere böyle bir film var olduğu için "Türk sanatı doğru yolda gidiyor" gibi bir his bıraktı içimde. Onun dışında film içerisinde iki insanın portesi gerçekçi bir şekilde anlatılıyor ve sonuçta ikisi de bir şekilde yollarına devam ediyorlar. Hakikatin bir parçası bu. Sonuçta bu iyimser bir şeydir.
"Gerçekçi anlatmak" diyorsunuz ama etrafta neler yaşandığındansa, o şeyin nasıl yansıtıldığının önemi var belki de. Yani sanatçının konumu çok önemli.
Ne olmalı sizce?
Biraz daha farklı bir bakış sunabilmeli.
Nasıl meselâ?
Meselâ, birebir aktarılan ve resmedilen bir gerçek, pencereden dışarı baktığımızda bile karşılaşabileceğimiz veya üçüncü sayfa haberlerinde bile görebileceğimiz bir şey değil mi zaten? Orada daha anlamlı bir şey sunulamaz mı? Sanatın kendisini bir çıkış noktasından yoksun bırakmak neden? İyimser olalım, mutlu sonlarla bitsin filmler demiyorum ama biraz daha farklı bir tutum mümkün belki de. “Çözümü bir sonraki filme yahut aşamaya bırakıyorum” diyorsunuz ama “Türev” başlangıcı, sonu ve etkileriyle tek başına bir film, onu tek başına da değerlendirebilmeliyiz.
Doğru aslında, bir tarafta mutlu sonlar vardır, diğer tarafta mutsuz sonlar... Bir hikâye ya tragedyadır, ya komedya. Tragedyadan çıktığında seyirci, ta ilkçağlardan beri kasvetle çıkar. Türev de tragedya. Belki toplumsal olarak şöyle bir şeyin eksikliğini duyuyor olabiliriz: Bir ideal. Birisi çıkıp diyecek ki, "Zaten zorluklardan geçiyoruz, şöyle bir ideal, ütopya, tutunabileceğimiz bir dal olsa…"
Bir ütopya sunulmasına hiç gerek yok bence ama sizin yönetmen olarak "bu insanlar böyle zelil, böyle berbat bir hayat yaşıyorlar" demeniz, bunu birebir aktarmanız bir nevi röprodüksiyon değil mi? Yani ben ondan daha öte bir şey görmek isterim seyirci olarak.
Anladım. Aslında bunu bana birkaç yakın arkadaşım da söyledi ama ben buna kesinlikle katılmıyorum. Böyle bir isteğe boyun eğemem. Daha sonra çeşitli ideal modelleri sunulabilir, insanların zor hayatlarında buna ihtiyaçları var. Bunun üzerine kafa patlatıp bir şeyler yapabilirim, yapacağım da muhtemelen kendimce, yani tevazuu yitirmeksizin. Ama sürekli ideal sunmanın bence pek bir faydası olmaz. Biz içimize kasvet duygusu çöktürecek şeyler okumak ya da görmek istemiyoruz. Ama bence bu bir yüzleşmedir. Diğerleri bir hipnoz aracıdır, uyuşturucudur. Biz uzunca bir süredir başımızı toprağa gömen deve kuşlarına benziyoruz. Ben aslında filmimdeki kadar karamsar biri de değilim, inançlı bir insanım aslında. İnançlı derken belli bir kategori içerisine koymak değil ama doğaya, kâinata bakıp sabahları sevinçle kalktığım da oluyor, her sabah olmasa da…
“üçüncü dünya ülkeleri sinemasında karakter evrim geçirmek zorunda değildir."
Ben de karamsar biri olduğunuzu iddia etmiyorum. Sadece belli yetileri olduğu fark edilebilen bir yönetmen için bu kadar kısıtlı bir alandansa -konunun ne olduğu, kaç kişinin oynadığı, dijital teknoloji kullanılıp kullanılmadığı hiç önemli değil- daha anlama yönelik, hayatın tabiî akışını bozmayan bir duruş, "kötü"yü cımbızla çekmeden anlatılan bir hikâyeye yer vermek mümkün gibi görünüyor bana. Gerçi siz “Böyle bir durumla karşı karşıyaydım, etrafımda böyle insanlar vardı” diyorsunuz, anlıyorum bunu. Ama daha üst bir bakış açısı olmalı diyorum. İdealler, ütopyalar sunmak değil bu, sadece hayatın ahengine müdahâle etmemek. Çünkü o hayatta ümit de var ve "anlamı görmeyi bilen kimseler"e hayatta rastlamasak da sanatta rastlamamız yönetmenin elinde. İran Sineması başarılı diyorsunuz, bakalım o coğrafyaya; orada yaşanan çok ciddi acılar, problemler var, bizim acılarımızla belki kıyaslanamayacak fizikî şartlar söz konusu. Ama ümit var yine de.
Meselâ Kirazın Tadı’na baktığımızda, seyrettiniz mi, nasıl buluyorsunuz?
Baş karakter açısından bir sıkışma, sorular sorma ama cevaplarla çok da alâkadar olmama durumu var, umutsuz bir duruş sergileniyor genel olarak.
Benim Türev’deki gibi, değil mi? Ama o çok başka bir yönetmen, sonuçta bir Abbas Kiyarüstemi yani.
O hiç önemli değil bence, kim olursa olsun sonuçta ortaya koyduğu eserle değerlendirmek lâzım. Zaten onun için sizin ne kadar karamsar olduğunuz ya da olmadığınız önemli değil. Seyirci, sinema salonundayken sadece izlediği şeyle muhatap ve belki sadece izlemek de değil bu, ona maruz kalıyor. Bu yüzden sunduğunuz şey önemli. “Kirazın Tadı”ndaki adam sorular soruyor: "Neden böyle, anlam nerede, hayatın manası ne?" Bir şekilde cevaplarla da kesişiyor yolu ama hepsini göz ardı edip başladığı yere dönüyor. Geniş anlamda alırsak bunun bazı şeylerin salt folklorik algılanmasıyla, içselleştirilmemiş olmasıyla da ilgisi var bence. İşte ondan sonra da sadece resmetmekle sınırlanıyor yönetmen, sonuna kadar yürüyemiyor o yolda.
Evet, anlamaya çalışıyorum bir taraftan. İlk defa böyle bir röportajla karşı karşıyayım. Yani şimdi çok farklı şeyler söylendi, sizin görüşünüzün altında yatan şeyi de kavramaya çalışıyorum, çünkü benim adıma daha sonra yapacağım şeylerle ilgili faydası da olabilir. Ama yine görüşüne çok güvendiğim insanlar "Evet böyle olması gerekir" de dediler filmimle ilgili. Anlamaya çalışıyorum sizin düşüncenizi de önemli şeyler söylüyorsunuz çünkü. Ne beklerdiniz meselâ, daha açık, daha somut. "Keşke böyle olmasaydı da şöyle olsaydı" dediğiniz nedir meselâ?
"Keşke şöyle olsaydı" diyebileceğim bir şey yok, çünkü ben hikâye örgüsünün genelini sorunlu buluyorum. Ama şu var: Filmde herkes belli hatalar yapıyor ve hata yapıyor olmaları bence hiç önemli değil, ama bir ders alma durumu yok. Amaçsızca bir araya gelip, bir şeyler yaşayıp, amaçsızca dağılıyorlar. Yaptıkları şey, bir nevi “günah çıkarma” eylemi. Karakterler kendinden iğreniyor, itiraf ediyor, içini döküyor, ondan sonra da “Yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim, artık arındım.” deyip yollarına devam ediyorlar.
Şimdi daha net anladım, daha sağlam cevaplar verebilirim. Kardeşimin yaptığı bir tespit var, o da felsefe mezunu. “Üçüncü dünya ülkeleri filmlerinin yankı uyandırabilmesi için Amerikan Sineması’nın sahip olduğu kıstaslardan çok daha farklı kıstaslar gerekiyor” diyor. Ama bunu paranoyak anlamda almamak lâzım. “Bizden sadece bu tür mallar istiyorlar” değil. Kast ettiği şey şu: Üçüncü dünya sinemasında karakter aslında bir evrim geçirmek zorunda değildir.
“on filmden altısı cennetin çocukları gibi olacaksa, dört tanesi de bubble gibi olmalı."
Kime göre "evrim geçirmek zorunda değildir"?
Şöyle, bence biz Amerikan Sineması’ndaki bazı şeylere şartlanmış durumdayız. Genelde on beşinci dakikada karakter olayların cenderesine düşer, hayatı allak bullak olur, bir deneyim yaşar, filmin sonuna doğru artık başka bir insan olur. Bu şekilde yapılmış yaklaşık seksen-doksan bin film vardır herhâlde. Ama hayatta insanlar çok zor evrim geçiriyorlar. Meselâ Türev’deki gibi bir olay yaşadıktan sonra ders mi alır insanlar? Filmde oyuncularla da çok interaktif bir paylaşımım oldu. Süreyya için farklı bir itiraf yazmıştım. O karakteri oynayan Gülçin, "Süreyya hayatta bu lâfları etmez, burnundan kıl aldırmaz" dedi. Baktım gerçekten haklı. Sonra değiştirdim metni.
Bence de haklı. O yüzden asıl sorunlu olan Süreyya karakteri değil, hikâyenin iskeleti.
Nasıl bir sinema sorusuyla alâkalı sizin sözleriniz. Ve söylediğinizi çok da önemsiyorum, nereye getirmek istediğinizi kavramaya başladım ama meselâ Soddenberg’in Bubble filmini izlediniz mi?
Evet, o da çıkmaza doğru sürüklenen bir film.
Kimileri çok iyi diyor. İşte bu, bir noktadan sonra çok sübjektif bir şeye dönüşüyor. Ekseriyetle üçüncü sayfa haberlerine baktığımızda cinayetler bu filmdeki durumlarda işlenir. Durumu ve anlatımı gerçekçi buldum o yüzden. Gerçekçi olması şart da değil. Ben formalist, idealist bir anlatımı, çözüm önerilerini, gerçekçi olmayan bir sürü modeli de çok önemseyebilirim. Meselâ Mecid Mecidi’nin Cennetin Çocukları filmi. Acayip beğendim, çok iyiydi. Çıksın birileri yapsın, giderim hakikaten ilk ben seyrederim.
Siz yönetmensiniz, siz yapın madem.
Yapmak da isterim bir gün öyle formalist bir film. Niye olmasın? Yalnız şunu da talep ediyorum ben: Örneğin on tane yönetmenimiz var ve bu yönetmenler senede birer film yapıyor diyelim. Bunlardan altısı Cennetin Çocukları gibi olacaksa en azından dört tanesi de Bubble gibi olmalı diyorum. Çünkü hayat bir düalizmdir, ikiliktir. İdealizmin olduğu yerde bir gerçekçilik olmazsa bu bir süre sonra insanı aşağı çeker. Anlatabiliyor muyum?
“sanatçılar, düşünceleriyle bir şekilde toplumu etkilerler."
Anladım, ama idealist/formalist dediğiniz Cennetin Çocukları da bir gerçeklik sunmuyor mu? Filmdeki çocuk ciddi anlamda bir yoksulluk içinde ve ayakkabısı yok. Orada camide ayakkabıları çeviriyor olmasına rağmen bir çift ayakkabı alıp gitmeyi düşünmüyor bile. De Sica’nın Bisiklet Hırsızları filmine bakalım, adam bisikleti çalınınca gidiyor başka birinin bisikletini çalıyor ve onu çalması çok kaçınılmaz bir şeymiş gibi gösteriliyor. Yani Mecidi’nin de söylediği, insan sanki şartların esiriymiş gibi yansıtılıyor. Ama şartların esiri olmayabileceğini göstermeli sanat.
Bunlar gerçekten felsefenin alanına giren konuşmalar diye düşünüyorum. Sinema içerisinde felsefe gerçekten yer teşkil etmeli, Mecidi öyle meselâ. Voltaire gibi feylesof adamlar bunlar. Sinemacı öncelikle bir feylesof olmalı, onlar düşünceleriyle bir şekilde toplumu etkilerler, doğrudan ya da dolaylı olarak... Mecidi genel olarak şu felsefeden yola çıkıyor: İnsan iyidir. Ben de "insan kötüdür" demiyorum asla, insanın içinde iki güç sürekli savaşır, kimilerinde iyicil güçler daha kuvvetlidir, kimilerinde kötücül güçler. Ben diyorum ki, iyicil güçlere yönelmesi herkes için daha hayırlı olur.
Peki, hangi yönetmenleri beğeniyorsunuz, önemli buluyorsunuz?
Bir sürü isim var. Bergman, Orson Welles, Tarkovski, Kiyarüstemi, Mecid Mecidi, Ozu, Eric Rohmer. Türk Sineması’ndan Yılmaz Güney, Nuri Bilge Ceylan.
Tarkovski ve Mecidi sinemada "görev/misyon" dedikleri kavramın üstünde özellikle duruyorlar. Siz, yönetmen olarak bu kavramları nasıl konumlandırıyorsunuz?
Benim açımdan sadece sinemayla kısıtlı kalmıyor bu, büyük edebiyatçıların misyonlarıyla da paralellikler taşımalı diye düşünüyorum. Bir insanlık ailesi olduğundan bahsettik. Filmlerin de tüm dünyada üç bin kişi izleyecekse bile bütüne dair, evrensel bir duruşu olmalı. Yönetmen, maddî anlamda hiçbir getirisi olmasa bile insanlık ailesi içerisinde bir şey aramalı diye düşünüyorum.


Tüm Hakları Saklıdır © 2003